15 Aralık 2014 Pazartesi

HASTALIKLARI MI KONUŞALIM, ŞİFAYI MI?


Çocukluğum hastane koridorlarında geçti! Ama üzülmeyin hastalıklı bir çocuk olduğum için değil, rahmetli babam doktor olduğu için, oyun alanımdı adeta hastane bahçesi, koridorları. Bitmek tükenmek bilmeyen sorularım vardı, hastalıklara ve tedavilerine yönelik. Mikroskopta canlı mikropları incelemek, laboratuardaki kanlar, tüpler, petri kabındaki kültürler …adeta oyuncaklarımdı benim.
O zamanlar “sağlık” hastalanan birinin iyileşmesiydi ve babam bu konuda özeldi benim için. Arkadaşlarımın akrabalarının bile teşhis konamayan vak’a analizlerini babamla yapmak evde Doktor House dizisini sürekli seyretmek gibiydiJ
Şimdi düşünüyorum da hiçbir şeyin tesadüf olmadığı gibi benim de böyle bir babaya sahip olmam tesadüf değildi!
Aradan geçen yıllar sağlıkla ilgili konuları hep gündemimde tuttu ama benim aradığımın iyileşmek  değil de “iyi olmak” olduğunu çok sonraları idrak ettim.
Geçtiğimiz senelerde izlediğim bir sunumda yabancı konuşması şöyle bir cümleyi kurdu:
“Doctors are educated MEDICINE, how they can talk about HEALTH?!?”

Orijinalini yani İngilizcesini yazmak zorundaydım ki kelimelerin eş anlamlarından ortaya çıkan esas vurgu net olabilsin. Çünkü batı dillerinin bir çoğunda tıbbın karşılığı ilaç olarak geçer. 
Neyse ki Türk Dil Kurumu’nda TIP'ın karşılığında bakın hala ne yazıyor: 
1. isim Hastalıkları iyileştirmek, hafifletmek veya önlemek amacıyla başvurulan teknik ve bilimsel çalışmaların tümü, tababet

Ne oldu da bakkal dükkanı açılır gibi diyaliz merkezleri açılmaya başlandı mahalle aralarında diye kimse sormadı, hala sormuyor! Kanser lafını bir dönemin cüzamı ile eş tutanlar artık grip kadar kanıksadılar da neyse ki teknoloji çok gelişti deyip rahatlatıyorlar kendilerini…
Hastalıkların çeşitleri de, hastalığa yakalananların sayısı da her geçen gün artıyor hızla. Mesela bundan 20 yıl önce otizm, çölyak,  erken ergenlik, alzheimer  bu kadar bilinen ve hatta evlerimizin içine girmiş hastalıklar değildi.
 “Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu kadar sağlığımızı, neden” diye ben sormayacağım! İnanın artık bu sorular bile o kadar boş geliyor ki bana. Son yıllarda uzun uzun sunumlar yaptım bu konuda. Nedenleri vurguladım ve hatta çözümleri… ve anladım herkesin yaşaması gerekenler var ve onlar yaşanana kadar gözlerindeki perde kalkmayacak, dillerindeki kilit açılmayacak, beyinleri adeta donmuş, çözülmeyecek.
Tabii siz merak ediyor olabilirsiniz bazı soruların cevaplarını, o zaman önce şöyle bir düşünün: Bastığımız yer toprak olmaktan çıkıp plastiğe dönüşmüşse, uyuduğunuzu sandığınız yatak sizi korumak yerine bir ağ gibi etrafınızı saran zararlı elektromanyetik dalgaları çeken adeta tabuta dönüşmüşse, soluduğunuzu zannettiğiniz havanın artık öyle ilkokul kitaplarında öğretildiği gibi %20’si negatif iyon içeren oksijenden oluşmuyor da, toz, toksik duman, ağır metaller taşıyorsa, bedeninizi beslediğinizi zannettiğin şey tavuk görünümlü beyaz lifimsi, domates görünümlü kırmızı topumsu, yoğurt görünümlü jelimsi maddelerse, kana kana içerken doyumsuz gelmesi gereken su midenizi bulandırıyorsa ve güneş günah keçisi ilan edilmişse hastalıktan başka konuşacak ne kalır?
Kendi kanımız, küpüne zarar veren sirke gibi asitle kaynıyorsa, bağırsaklarımız yüzyıllarca faydalı bakterilere ev sahipliği yapmışken, zavallıcıklar cebren ve hile ile yuvalarından çıkartılıp sürgüne gönderilmişse ve biz artık dost görünümlü düşmanlarla (zararlı bakteriler/mantarlar) aynı bedende yaşıyorsak, midemize yolladıklarımız daha yemek borumuzdan geçerken hızla maskelerini atıp gerçek şeytan kimliklerine bürünüyorlarsa, trafik bahanesiyle, geçim derdiyle, eş dırdırıyla…her an içinde bulunduğumuz stres ve yüreklerden çıkan öfke, hırs, korku, haset… ölümcül zehirli birer oka dönüşmüşse hastalıktan başka konuşacak ne kalır?
Çok şeyJ Şükürler olsun ki çok şey; gerçekler!
Gelin hastalık yerine, şifayı konuşalım. Yüce Allah’tan gelen sonsuz şifa enerjisini ve bizim bunu dünyevi şartlarda alma yollarımızı konuşalım! Toprağın, havanın, suyun ve güneşin gerçek enerjilerini konuşalım! Zihnimizin gücünü konuşalım! Kendi kendimizi şifalandırma gücümüzü konuşalım!
Yarın başlıyorum; toprağın enerjisiyle.
Sevgimle
Ebru Tolan Karahasanoğlu




12 Aralık 2014 Cuma

GÖNÜL GÖZÜYLE GÖRMEK


Çok bildik, tanıdık bir ifadedir aslında… İşte belki de tam bu yüzden hepimizin anladığı da farklıdır eminim ki!
Ruhumuzun gördüğü desek!
Nasıl daha bir anlam kazandı sanki değil mi?
Ruhumuz bilir ve görür her şeyi; olup bitenin arkasındakini, perdenin gerisindekini, sisin içindekini. Oysa bu bedende biz gördüğümüzü sanırız, kocaman bir yanılsamadan ibarettir çoğu zaman gördüğümüzü sandığımız.
Bir sokak köpeğine bakarız; başı boş, pireli, hastalıklı, aç, evcilleşmemiş, tehlikeli bir hayvan görürüz. Çünkü bize bunu öğretmiştir o titiz annemiz… Okuldaki öğretmenlerimiz… Kim bilir belki de bu hayat; çocukken ısırmıştır bizi bir köpek, kimsenin ne dediği umurumuzda değildir biz biliyoruzdur; köpek tehlikelidir!
Oysa gönül gözümüzle bakabilsek, ruhumuzun gördüğünü görebilsek; can dostumuzdur belki o bizim…en büyük koruyucumuz bu dünyadaki… en sadık parçamız… saf sevgidir belki… huzurdur, keyiftir, oyundur, güvendir belki…
Gecenin sabaha çalan saatinde yolda otostop çeken bir travestiye bakarız; bedenini sattığını, gurur ve onuru olmadığını, bataklığa saplandığını, para uğruna, para için yaptığını görürüz. Çünkü bu dünyanın kuralları vardır, yazılı olmayan ahlak kuralları ve asla kabul edemez böyle pervasız bir davranışı.
Oysa gönül gözümüzle bakabilsek, ruhumuzun gördüğünü görebilsek; “ben”liğini bulamamış bir insan, tekamül için zor olanı seçmiş bir ruh görürüz belki…
Ah keşke ruhumuzun gördüğünü görebilsek, binlerce yıldır değişen dünyada hala değişmeyen tek şeyin sevginin gücü olduğunu anlayabilir miyiz acaba?
Sevgiyle kalın, ruhunuzun gözüyle bakın!
Ebru Tolan Karahasanoğlu

Önemli not:   Bu fotoğraf 30 Kasım 2014 günü Konya İnce Minare Medrese Müzesi’nde çekilmiştir. Taş oyma eser 1200 yıllarından kalmadır. Tam olarak fotoğrafta gözükmese de lotus pozisyonunda oturan bir insan figürünün sol eli kalp çakrası hızasında siyahlaştırılmış, gözümsü bir yuvarlağı tutar/işaret eder biçimdedir. Benim yaptığımsa bu figürle verilemek istenen mesajı almaya niyet etmektir sadece; gelen mesaj “gönül gözüyle görmek”tir. 

9 Aralık 2014 Salı

KES BAĞINI; AT YÜKÜNÜ!


Dünyada her temas bir bağ yaratır.
Düşünsenize sabah işe giderken sağınızdan bir araç sıkıştırdı sizi, sonra iş yerine girerken rakip elemana selam verdiniz almadı. Masanıza oturdunuz çaycı teyze soğuk çay bıraktı size, o zaten hep yapıyor bunu diye düşündünüz. Öğlen yemeğinizi geç getiren garson, para üstünü eksik veren büfe, çürük mandalinaları kakalayan pazarcı hep vardı zaten hayatınızda da o gün pek bir üst üste geldi sanki hepsi… Hoop her biri birer bağ…
Bir de yıllar içinde biriktirdikleriniz vardı; eski sevgilinizin kırıcı konuşmaları, haset komşunun didiklemeleri, 10 yıllık patronun aşağılamaları, annenizin kıyaslamaları, teyzenizin burun kıvırmaları, dost bildiğinizin hançeri, en güvendiğinizin aldatmacası; onlarda bağlarını salmışlardı zaten!
Küfeler dolusu nefret, acı, kızgınlık, hazımsızlık, haksızlık, tekmili birden bu hayatta!!! Küçüğü büyüğü, uzunu, kısası, kalını incesi bağlar, bağlar bağlar…
Ne bağı mı bunlar; negatif enerji bağları. Her düşüncenizin, her yaşadığınızın, her temasınızın geride bıraktığı tortular.
Aşk, mutluluk, başarı, güven …bunlar da var tabii hayatımızda ve onların da bağları. Ama içinde sevgi olan her bağ neyse ki sadece sevgi taşıyor bize ve sevgi götürüyor bizden, amacımız sadece sevgi bağları yaratabilmek zaten. Onlarla güçleniyoruz, onlarla “biz” oluyoruz zaten.
Ama diğer bağlar durduğu sürece, tonlarca ağırlığı onlarca halatla çekmeye ve ömür boyu taşımaya mahkum esirler gibiyiz adeta.
Nefret ettiğimiz, kızdığımız, affedemediğimiz her bir kişinin yükünü taşıyoruz omuzlarımızda, sırtımızda, başımızda, ayağımızda…
Affedemediğimiz sürece bağlı kalıyoruz o kişiye. Peki zararı kime; önce kendimize!
Bilin ki hepimiz Allah’ın sevgi dolu çocuklarıyız, hepimizin içinde zerre kadar da olsa affedebilen bir parça var ve affetme gücümüz de! Kullanın bu gücü, fark edin ve affedin. Bağınızı kesin ne kadar kalın, ne kadar eski, ne kadar uzun olursa olsun kesin atın ve hafifleyin.
Darayı boşaltınca yürümenin koşmaktan farksız olacağını göreceksiniz. Keyifle koştuğunuz, coştuğunuz nice günlere, yürek dolusu sevgimle.
Ebru Tolan Karahasanoğlu


4 Aralık 2014 Perşembe

BEREKET ÜZERİNE BİR DENEME


PARA, PARA, PARA Varlığı bir dert, yokluğu yara
Hatırladınız değil mi, şarkı sözü hiç bilmem ben ama nedense para denince hep mırıldanırım bu nakaratı.
Hiç düşündünüz mü üzerinde? Aman Ebru sen de abarttın ama şarkı sözünün nesini düşüneceğiz diyenleri duyuyorum ona göre:)
Ne yapayım ben düşündüm? Hadi gelin siz de düşünün! Bakarsınız ilginç bir şeyler yakalarız!?!
Çok insan tanıdım ben; doğru, dürüst, çalışkan, iyi niyetli, sabırlı, eğitimli, görgülü, iş bitirici… ama hayatı boyunca paradan yana yüzü gülmemiş.
…ve çok insan tanıdım ben; riyakar, ikiyüzlü, dolandırıcı, hak yiyen, şerefsiz, hırslı, üç kağıtçı, cahil, şahsiyetsiz…ama paradan yana derdi olmayan.
Sizin de var değil mi çevrenizde her iki türlüsünden de onlarca? Nasıl bir düzen bu ya diye sordunuz mu kendinize? Eminim sormuşsunuzdur?
Peki, isyan ettiğiniz oldu mu hiç? Onlarca insan hak etmediği! paralar içinde yaşıyor da Allah’ım neden ben, dediniz mi? Hadi itiraf edin demişsinizdir.
Tevekkül bilinciyle ağzınızdan sözcükler dökülmese de içten içe nasıl oluyor da onlar paraya para demiyorken ben bu durumdayım diye geçirmişsinizdir belki de…
Ben doğru yolumdan şaşmayayım da Allah bir gün takdir edecektir de demişsinizdir…
Bu dünyada olmasa da elbet ahirette görürüz karşılığını diye de düşünmüşsünüzdür…
İnançlarımızı kenarda bir anlığına dondurup, gerçeği aramaya karar versek neler çıkar sizce bereket konusunda karşımıza?
Evvelki yıl, o dönem yaptığım işle alakalı olarak bir Rus eğitmen geldi bize seminer vermeye. İşin ve ürünlerin teknik detayları, satış&pazarlama ile ilgili konular konuşuldu ama hemen hemen herkesin kafasını kurcalayan bir başka konu vardı aslında, öyle ki diğer konulara konsantre olmamızı bile engelliyordu neredeyse; 30-40 kişilik bir grubun neredeyse hepsi “para almakla” ilgili problemi olduğunu söylüyor ve her şey bir yana bunu çözemedikçe işle ilgili diğer bilgilerin pek de anlam ifade etmeyeceğini düşünüyorlardı. Bu ısrarlı ve karamsar tablo karşısında Rus eğitmen bir para çalışması yaptırmaya karar verdi normal programın dışında.
Kısa bir meditasyon çalışması gibi adeta, kapattık gözlerimizi ve kendi çocukluğumuza gittik 4 ile 8 yaş aralığına; bu yaş aralığında ki çocuk biz için “paranın anlamını” düşündük. Ailemizde, evimizde, okulumuzda, kısacası yakın çevremizde para ile konuşulanları ve yapılanları düşündük. Çalışmanın sonunda birçok kişi farklı birçok hatıra anlatırken ben hala kıvranıyordum bir şeyler hatırlayacağım diye. Yoktu! Hiçbir şey yoktu, adeta hafızamın parayla ilgili kısmı boşaltılmıştı. Para dedikçe tek düşünebildiğim “paradan daha önemli şeyler var hayatta” cümlesinin çınlamasıydı beynimde.
Eğitmen “peki aklına parayla ilgili hiç anı gelmeyen var mı” diye sorunca sevinçle el kaldırdım zira ben de bir tuhaflık olduğunu düşünmeye başlamıştım. Siz hayat boyu hiç paraya değer vermediniz değil mi, hep para mühim değil iş hallolsun, para önemli değil önce bir öğrenelim, parayı sonra hallederiz esas şu işi bitirelim gibi cümleler oldu değil mi hayatınızda dedi.
Şaşırmam lazımdı belki ama ben ilk defa parayla ilgili rahatladığımı hissettim. Evet ya dedim bana hep bu öğretildi, parayı 1.sıraya koyma! Hayatta paradan daha önemli şeyler var!
Bu hızlı farkındalık kısa bir dönem beni rahatlattı ama ne yaparsam yapayım parayı ilk sıraya koymama yetmedi.
Bu görünen buzdağının küçük kısmı, aşağılara inmen gerek Ebru dedim. “Aşağılar” zaten yıllardır inandığım, deştiğim, üzerinde çalıştığım konulardı. Ama açıkcası “madde”yle ilgili bu konunun ruhani taraflarına öncelik vermek gibi bir niyetim olmamıştı. Sanki para bu dünyanın işiydi de benim önceliğim olursa çelişki yaratacaktı diğerleriyle!
Şifalanma vakti gelmemiş hiç bir konunun bizim aklımıza düşmediği, gündemimize aldırılmadığı gibi vakti gelen her şey için de farkındalıklar yaşamaya başlamak bir o kadar kolaydı. Para konusunda da öyle oldu, şükürler olsun.
Ben kendimle ilgili para üzerine zihin ve ruh çalışmalarını yaparken çok daha net görmeye başladım çevremdekilerin de gizli kodlamalarını ve geçmişten getirdikleri sıkıntıları.
Daha bugün kişilik kaybı ile zengin olmak arasında net, direk ve olumsuz bir ilişki olduğuna dair inançla yazılmış bir cümle çıktı karşıma. Bu yazıya başlamama da o cümle vesile oldu zaten. Sizin de hayatınızda parayla ilgili bir sıkıntı varsa, tavsiye ederim bir farkındalık çalışması yapın kendi başınıza.
1.       4-8 yaş aralığınızdaki “para” algınızı hatırlayın ve yazın. Babanız para için ne derdi, anneniz ne derdi. Evde sizinle yaşayan bir büyük vardıysa o yıllar o ne derdi?
2.       Parası bol, zengin ya da rahat para harcayan insanlar hakkında bilinçsizce ağzınızdan çıkan kelimeleri, deyimleri yazın sonra.
a.       Paranın gözü kör olsun,
b.      parayla sattı namusunu bak,
c.       3 kuruşa tamah etti,
d.      aman paran mı var derdin var be kardeşim,
e.      parayı gördü yoldan çıktı gibi tanımlamaları/deyimleri kullanıp kullanmadığınıza dikkat edin. Hatta bu çalışmayı bir anda yapmayın, 1 hafta boyunca algınızı bu yöne çevirin ve yakaladıkça ağzınızdan çıkanları not edin.
3.       Sonra kendi içinizde bulunduğunuz parasal durumu nasıl tanımladığınızı yazın.
a.       Akmasa da damlıyor,
b.      aç değil açıkta değiliz,
c.       buna da şükür… aynı şekilde 1 hafta boyunca yapın bu çalışmayı da.
4.   Sonra dönüp hepsine bir bakın; bakın, bakın…eminim çok şimşek çakacak, yepyeni farkındalıklar oluşacak beyninizde.
Dilerseniz kendinizle ilgili yakaladıklarınızı paylaşın, bizimle ya da benimle özelden. Birlikte yorumlayalım. Şöyle düşünün paran mı var derdin var kardeşim diyen birinin çok parasının olması mümkün mü? (Tabii bazılarının içiyle dışı bir olmaz, onlar için bu kurallar geçerli de olmaz!!!)
Ya da hani şu şarkı sözünde dediği gibi, varlığın bir dert, yokluğunun yara olduğuna inananlardan mısınız yoksa?
Bilin ki parayla ilgili bir sıkıntı, eksiklik varsa hayatınızda bu Allah’ın adaletsizliğinden değil, sizin bolluk ve bereket bilincinizden ve/veya kendinize değer gördüğünüzden ve/veya korkularınızdan ve/veya geçmiş yaşamlarınızdan getirdiklerinizden kaynaklanıyordur. Herkesin yüce Allah’ın sonsuz bereket ve bolluğundan yararlanma hakkı da, imkanı da vardır.
Ama önce bu hayatınızla ilgili zihin temizliğinizi, algı değişikliklerinizi yapmanızı, sonra hala sıkıntı olduğunu düşünüyorsanız geçmiş yaşamla bağlantılarını bulmaya yönelmenizi öneririm.  Tabii bazı hayatlar çok net mesajlar içerir geçmiş yaşamdan gelen karmalar olduğuna dair. Bu tip durumlarda direk geçmiş yaşam şifalandırması yapmakta fayda olacaktır.
İşte şimdi işin eğlenceli kısmı başlıyor. Hadi var mısınız değiştirmeye, dönüştürmeye?
Sevgiyle kalın, parayla barış içinde, keyifle yaşayın:)
Ebru Tolan Karahasanoğlu


2 Aralık 2014 Salı

ÜZÜLÜYORUM EGO SANA!



Şaka değil, öyle dikkat çeksin diye yazmadım o başlığı, gerçekten üzülüyorum ben ego’nun geldiği hale.
Egon konuştu bak, egoya bak egoya, egosu tavan yapmış,egondan sıyrıl bir ya..günlük dilimize ne kadar girdi değil mi bu ve benzeri cümleler.
Bulduk ego diye bir günah keçisi, gelen vuruyor, giden vuruyor. Bazen durup düşünüyorum, ya acaba ben mi egoyu yanlış öğrendim zamanında diye. Geçenlerde şöyle bir açıp yeniden karıştırdım kitaplarımı hatta, gözden kaçırdığım bir şeyler mi var diye?
Evet egonun esiri olmak kötü, haklısınız egosuyla yaşayan ve çevresine hayatı dar eden insanlar var. Egosunun gayet iyi farkında olup onu daha da parlatmaya çalışanlar ve egosunu düşman olarak görüp ne pahasına olursa olsun alt etmeye çalışanlar var. Ama kimse egom sen niye varsın diye sormuyor.
Sahiden ego sen niye varsın? Hayatı daha da karmaşıklaştırıp zorlaştırmak için mi? Yoksa senin de iyi bir vazifen var mı?
Ben egonun yanındayım, onun vazifeli olduğuna inanıyorum çünkü. Düşünün sinirleri alınmış insanlar tabiri vardır ya onun gibi egosu alınmış insanlar topluluğu olsaydık ne olurdu halimiz? Evet bir gün öyle olacağız, ruhumuzun amacı o!!! Ama o amaca ulaşmak için bu yoldan geçmek gerekiyor. Hırslarımız, kıskançlıklarımız, hasetlerimiz, kırgınlıklarımız, aldatmacalarımız, yorgunluklarımız, yorumlarımızla biz biziz çünkü. Önce bu dünyanın insanı olacağız, sonra bir bir aşıp bunları, sonsuzluğa kanat açacağız.
O yüzden egomuzu bizden başka gibi görüp, ona vurmak, onu kötülemek yerine gelin elinden tutalım egomuzun, sevgimizi verelim ona. Sevgiyle dönüştürelim onu da, bize söylemek istedikleri önemli olabilir, dinleyelim onu sevgiyle. İçinizi acıtsa da söyledikleri, kendinizden nefret ettirse de bir an için, yüreğinizi hançerleyip midenizi deşse de dinler misiniz sizin siz olmanız için çalışan egonuzu şimdi!!!
Şimdi egonuza sarılır mısınız? Yani bu dünyadaki "ben"inizeJ   
Sevgimle,

Ebru Tolan Karahasanoğlu

1 Aralık 2014 Pazartesi

BİR GARİP KONYA MACERASI

                
Hani bundan 5 sene önce birileri bana “Ebru günün birinde meditasyon yapacaksın, yaparken bir gün Konya’ya git ama Kasım ayında git, …falanca arkadaşınla git, diye bir his gelecek, sen de söz dinleyip gideceksin, hem de planladığın tarihten 5 gün önce feci şekilde ayağını incilttiğin halde vazgeçmeyip, kar-kış dinlemeyip gideceksin” deselerdi bırakın gülmeyi, sözün sonunu bile dinlemez, geçer giderdim!!!
Konya’ya gitmek istemeyeceğim falan değil ha, yanlış anlaşılmasın; “kim ben mi meditasyon yapacağım, imkansız beceremem ki, bana mı öyle hisler, düşünceler gelecek, mümkün değil, ben kimim ki!” diye inanmadığım için dinlemez, geçer giderdim!!!
Şükürler olsun ki 5 yılda çok şey değiştiJ Hızla da değişmeye devam ediyor!
Konya’daydım hafta sonu; o arkadaşımla, Kasım ayı bitmeden…
Yüksek hızlı treni kullandım ilk defa…
Konya’ya gittim ilk defa…
Görmem gereken yerleri –planladığım ve benim için planlanmış!- gördüm ilk defa…
Canlı sema gösterisi izledim ilk defa…
Harika yemekler yedim… (bu ilk değil tabiJ)
Karşılaşmam gereken insanlarla karşılaştım, tanışmam gerekenlerle tanıştım; kimine göre şekerci, kimine göre garip bir derviş Mehmet Ali amca gibi…
Eski bir dostumla karşılaştım; yemyeşil gözleri ve dört ayağıyla senelerdir görmediği sahibinin üzerine atlarmış gibi beni kucaklayan! ve doğru yol ayrımına kadar bizimle yürüyen isimsiz köpek dostumla karşılaştım…
…ve yapmam gerekenleri yaptım; huzurla ve sükûnetle onca kalabalığın içinde…
Niyeymiş gidişin derseniz, benim anladığım benim için olan!
Evrensel olansa Mevlana’nın yüce kalbinden çıkan sevgi ve bu yolda yürüyenlerin hepsine selam!
Sevgiyle kalın,

Ebru Tolan Karahasanoğlu

SEN HANGİ PENCEREDEN BAKIYORSUN?


Hafta sonu bir kaza yaşanmış, eminim bir çoğunuz televizyonlardan izlemişsinizdir;  4 yaşında bir kız çocuğu 7.katın penceresinden düşerken temizlik işçisi tarafından tutulmuş.  
Ben bu sabah izledim haberi ve aynı anda onlarca düşünce üşüştü beynime.
Bir anda küçük kızı düşündüm, annesini, babasını, annesinin kızını emanet ettiği teyzeyi, temizlik işçisini, temizlik işçisinin ailesini düşündüm…
Hani hiçbir şeyi boşuna yaşamıyoruz ya hayatta, 4 yaşında bir çocuk ne öğrenecekti bu kazadan? Acaba onun öğreneceği değil de öğretecekleri mi vardı?
Anne şükrediyordu kızı hayatta diye. Peki, içinde şükürle karışık bir öfke oluşmuş muydu kardeşine karşı? Bir suçlama mı vardı, “kardeşim o uyurken çıkmış evden, kapıyı kitlemeyeydi!” derken…
Baba kızgın mıydı karısına, baldızına ve minnet yüküyle eziliyor muydu acaba temizlik görevlisine karşı?
Ya o baldız, vicdan yüküyle eğilmeye başlamış mıydı şimdiden, yoksa ömür boyu kendini affedemememin cezasını verecek miydi kendine?  …ve bununla yaşayabilmek için ablasına ömür boyu taviz mi verecekti? Yoksa saldırı en iyi savunmadır deyip huysuz, hırçın, bencil rolü mü üstlenecekti? Öğrenip büyüyecek miydi, öğrenemeyip benzer olayları çekecek miydi kendine? Sonra da “kör talihim kara bahtım hep beni mi buluyor böyle talihsizlikler” deyip dert yanacak mıydı Allah’a?
Olaydaki en şanslı kişi gibi gözüken temizlik görevlisi neler yaşıyordu içinde? Ne pahasına olursa olsun kendi canını hiçe saymakla bir karmadan mı kurtulmuştu? Yoksa şimdi bu insanlık namına yaptığı hareket onu kibirle mi yüzleştirecekti? Gelen tebrik telefonlarını “tabii ben yaparım zaten böylesini, sen olsan tırsar kaçardın” inancıyla mı karşılayacaktı, yoksa şükürle, sevgiyle, tevekkülle mi?
Temizlik görevlisinin ailesi ne öğrenecekti bu olaydan? Kim bilir belki de bugüne kadar saygı ve sevgi hissetmeyen bir karısı vardı da bu olay olunca bir farkındalık mı oluşacaktı kadında, evet ya evimizde eksiklerimiz çok ama yüreği zengin bir kocam var mı diyecekti? Ya çocukları babalarının gücüyle yaşama karşı isimlendiremedikleri korkularının birinden bile olsa kurtulmanın hafifliğini mi yaşayacaklardı acaba yoksa egonun esiri kibir ben geldim deyip pervasızca zihinlerine koza mı yapacaktı?
Diyorum ya onlarca düşünce, soru, varsayım üşüştü bir anda beynime!  Soruların hiç birinin cevabını bilmiyorum, bilmem de gerekmiyor, bu kadar soru olmalı mı o da tartışılır! Sadece bildiğim ve inandığım tek bir şey var; her ne yaşanıyorsa şu anda, herkes için farklı bir değeri, farklı bir amacı var! …ve biz tek bir pencereden değil de onlarca, binlerce pencereden bakmaya niyet ettiğimizde evrenin gerçeklerine yaklaşacağız adım adım kendi doğrularımızdan sıyrılıp bir bir.
Bugün kendi pencerenin yanındakine geçip oradan da bakmaya var mısın benimle?
Sevgiyle kalın.

Ebru Tolan Karahasanoğlu